FLAŞ HABER:
Ana Sayfa Spor 23 Şubat 2022 149 Görüntüleme

Trabzonspor anıları – Orhan ayhan

 

 

Kim bilmez ki Orhan Ayhan’ı… Bizler onu önce futbol maçlarını

anlatımıyla tanıdık, sonrasında boks ve biraz da kick-boks maçları…

Bir mesleğe adanan bir ömür neredeyse…

Hocam bize kendinizi ve ailenizi anlatır mısınız?

1938 yılında İstanbul Kartal’da dünyaya geldim. Kökenimiz Ege Bölgesi’nde

Tire’dir. Bir kız, iki erkek üç kardeşiz. Ben evin en büyüğüydüm.

Babam müteahhit, annem ev hanımıydı. Babam Trabzonspor’dan önce 4.

büyük kulüp olan Vefa’nın başkanıydı. Vefa Spor Kulübü 1908 yılında kurulmuş,

Türkiye liglerinde muazzam mücadele vermiş, Millî Takım’a en

az 2 oyuncu vermiş ve hep başa güreşmiş. Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray

ve Vefa… Vefa kan kaybetmeye başladığı sıralarda babamın başkanlığı

döneminde bir kez ikinci kümede şampiyon oldu, sonrasında Trabzonspor

devreye girdi ve 4. büyük Trabzonspor oldu…Trabzonspor haberleri medyada yer almaya başlamıştı artık.  Vefa güç kaybetti. Çünkü

Vefa Spor Kulübünün kurucusu Saim Turgut Aktansel’den sonra lise, kulübe

sahip çıkmadı. Şimdi amatör kümelerde mücadele veriyor.

 

Nasıl bir çocukluk yaşadınız?

 

Ben çocukluk yaşamadım! 19 yaşında gazeteciliğe başladım. Liseyi

bitirdikten sonra üniversite derken Beşiktaş’ta konservatuara gidecektim.

Bunun için müracaattan sonra evrakları verdiler bana. Yüksek Denizcilik

Okulunun önünden geçerken öğrenciler beni durdurup “Müdür Bey sizi istiyor.”

dediler ve beni üst katta bir yere çıkardılar. Her tarafa hâkim bir

odaydı. Ben de hep takım elbise ve şık gezerdim. Hattâ bazen günde iki

kez kıyafet değiştirirdim. Karşımda 1948 Londra Olimpiyatlarında atletizmde

3 adım atlamada bronz madalya alan aynı zamanda Türk atletizm

tarihinin ilk bronz madalyasını kazanan dinamik bir adam Ruhi Sarıalp…

Beni karşısında görünce, “Nereden geliyorsun?” diye sordu. Ben de “Konservatuara

müracaat ettim.” cevabını verince, “Oraya gitmek yok, ben seni

güverte subayı yaptım! Pazartesi buraya geliyorsun, girişini yapacağız.”

dedi. “Peki efendim.” deyip ayrıldım.

Florya’da yazlık maçımız vardı. Eskiden bütün millî futbolcular gelir

her hafta bir semte gider top oynarlardı, bugünkü gibi yasak değildi. Biz

küçük olduğumuz için B Takımı oyuncusuyduk. İçimizden bazılarını ben

de dâhil olmak üzere A Takım’da da oynatırlardı. Orada bir arkadaşım

vardı, spor yazarlığı yapar aynı zamanda fotoğraf çekerdi. Bana, “Sana iş

buldum! Pazartesi günü gazeteciliğe başlıyorsun.” dedi. Son Posta Gazetesi,

Demokrat Parti Milletvekili Selim Ragıp Emeç’in gazetesiydi. Aynı

zamanda rahmetli Çetin Emeç’in de babası. 24 Temmuz 1957 yılında o gazeteye

giderek spor yazarlığına başladım.

 

Spor yazarlığı daha farklı mıydı? Nasıl oldu bu?

 

İstanbul Erkek Lisesi Voleybol Takımı kaptanıydım. Yazlık şenlikleAvni

rinde futbol oynuyordum. O esnada ayağım

kırılmıştı ve ben artık hancı olmuştum. Yoksa

sıradan bir futbolcu olup gidecektim. Lefter

gibi oyuncular benim yazılarını yazdığım futbolcular

oldu. Türk futbol tarihinin en eski

olaylarının bilgisine sahibim. Dolmabahçe

Stadı 1947 yılında açıldığında ben 9 yaşındaydım.

Babam beni o açılış törenine götürmüştü.

Aradan yıllar geçti ve yeni stat açılışına katıldım,

bütün bunları gördüm ben…

Spor yazarlığında çok başarılı oldum.

Türkiye’de sporu biliyordum, çok hareketli bir

çocuktum ve Türkçem çok iyiydi. Küçüklüğüm

hep dergi, kitap okumakla geçti. Her şeye

hazırdım ve büyük bir patlama yaptım âdeta.

1957 yılında mesleğe başladım. Eylül

ayında bana Beşiktaş-Galatasaray maçı için

gazetede tahmin yazısı yazdırdılar. “Galatasaray

fark atar, beraberlik bile sürpriz!” diye

yazdım. Ertesi gün bu yazı gazetede çıktı. Maç sonucu Beşiktaş 1-Galatasaray

4… 1962 yılında çok iyi bir spor muhabiriyken, “Seni spor spikerliği

sınavına yazdırdık.” dediler. Bir müddet ısrar ettiler, ancak ben reddediyordum.

En sonunda Halit Kıvanç, “Orhancığım ben seni yazdım, ben

BBC’ye kursa gidiyorum, sen imtihana gireceksin.” dedi. Emir demiri

keser misali “Peki!” dedim.

İstanbul Radyosu’nda 56 kişi sınava girdik. Sınavda önce haber okuttular.

Amerika Vietnam haberleri. En iyi ben okumuşum. Arada bazı vurgular

da vardı, o şekilde okudum. Daha sonra maç anlattırdılar bize.

Yaklaşık 1,5 ay sürdü bu. Ve bu maç anlatımlarını bant yaptılar. Hiçbirisi

yüzümüzü tanımıyor. Ben o 1,5 aylık sürede bir numara olmuşum. Henüz

24 yaşındaydım ve birinci olmuştum. Tercüman gazetesinden spor müdürüm

2., spor istihbarat şefim de 3. olmuştu.

O dönemlerde Togay Bayatlı vardı. En önemli hakemler, spor yazarları,

Nezih Demirkent gibi bir isim de vardı. O devrin ne kadar spor adamı

varsa hepsi imtihana girmişti.

Avni Aker’de müthiş bir taraftar vardı. Kadınların maça ilgisi

bir hayli fazlaydı. Hattâ kadınlar en önde otururlardı. Örneğin

hiç unutmam bazı maçlarda en önde biraz kilolu bir kadın oturuyor

ve elindeki şekerleri etrafa atıyordu. Öyle taraftarlar Eskişehir’de

de vardı. Sadece Trabzon değil; Samsun, Ordu,

Giresun da dâhil ilk canlı yayınlarını ben yaptım.

68

Sizi diğerlerinden daha iyi kılan, artı yönünüz neydi?

Mesela eskiden yerli futbolcuları hemen herkes tanırdı ancak yabancıları

tanımazlardı. Örneğin spiker abilerimiz Türk oyuncular için Hasan Ahmet’e

verdi derlerdi. Yabancı olduğu zaman 9, 8’e; 7, 6’ya verdi şeklinde

ifade ederlerdi. Beni birinci ilan ettikleri zaman Amerika’dan gelen bir

program müdürü vardı, 8 lisan biliyordu. Bütün televizyon dünyasını bilen

bu kişi benim için, “Fevkalade bir yetenek!” ifadesini kullanmıştı. “Orta

sahadan alıyor, heyecanla ceza alanına kadar geliyor, bütün oyuncuları tanıyor,

Türkçe hatası yapmıyor.” diyerek şöyle bağlamıştı: “Amerikalı profesyonel

bir spor spikeri gibi, hemen başlayabilir.” Bizde hakikaten Allah

vergisi bir yetenek varmış. Ve hemen profesyonelliğe başladık ve maç anlatımından

32 lira para almaya başladım. Ben ne olduğunu çok zor anladım.

Okulda, özellikle lisede bütün öğretmenler dersleri bana okuturlardı.

Okumam çok güzeldi. Bu arada okulda arkadaşlar bu durumu bildiği için

dersi kaynatmak için bana okumaları uzatmam yönünde de ricada bulunurlardı.

Okul zamanlarının güzel, neşeli zamanlarıydı bunlar. Tabii biz de arkadaşlarımızı

kırmamak adına dersi en az 10-15 dakika kaynatırdık.

Sanıyorum ilk profesyonel talimler orada başlamıştı.

 

İlk maçınızı ne zaman ve hangi maçta anlattınız?

 

İlk maçımı 23 Ocak 1963 tarihinde (Bir kış günüydü ve ortalık kardan

görünmüyordu.) Dolmabahçe’de (İnönü-Mithatpaşa Stadı) Galatasaray-

Milan maçını anlatarak başlamıştım. O stat çok daha sonra Beşiktaş’a verildi.

Ali Sami Yen Stadı da 1964 yılında açıldı. Millî Takımımız

Bulgaristan’la özel maç yapıyordu. Benim ilk millî maç anlatımım oluyordu

aynı zamanda. Halit Kıvanç’la birlikte anlatıyorduk o maçı. O maçta büyük

bir olay olmuştu. En üst katta bir sosis büfesi alev aldı. Açılış maçında 58 bin

civarında ayakta seyirci vardı. Yukarıdaki insanlar alevleri görünce korkudan

panikledi ve âdeta üzüm salkımı gibi aşağıya düştü. O açılış maçında tam 84

yaralı vardı. Yaralıları vatandaşlar hastanelere taşımıştı. Maç da 0-0 berabere

bitmişti. Ve 1963 yılının Nisan ayında Naci Serez bana, “Boks maçı anlatabilir

misin?” diye sorduğunda dünden hazır gibi kabul etmiştim. Çünkü Vefa’nın

bünyesinde boks şubesini kurmuştum. Çok sevdiğim bir spor dalıydı.

En az 4-5 branşı iyi bilen spor spikerleriydik. TRT’de de öyledir. Böylelikle

boks maçlarını da anlatmaya başladım. Vefa’nın bünyesinde 48 kilo Arif

Doğru Türkiye ve Balkan Şampiyonu idi, olimpik bir sporcudur, onu ben yetiştirmiştim.

Boksta da çok başarılı olmuştuk.

 

Artık boks maçları da anlatıyordunuz… Bu süreç nasıl başladı?

 

1964 yılında kurulan TRT kanalları, 1968 yılında canlı yayınlara başlamıştı.

İlk canlı maçında da Amerika’da oynanan Muhammed Ali-Joe Frazier

maçını Mithatpaşa’da stüdyodan anlattım. O maçın anlatımında

Avni Aker Anıları

69

müthiş bir reyting oldu, hattâ Muhammed Ali mağlup olmasına rağmen

inanılmaz bir reyting olmuştu. Sürekli boks maçları anlatmaya başlamıştım.

Daha sonra özel televizyonlardan Show TV 1990’lı yıllarda kurulmuştu.

İlker Yasin, “Abi gel bizimle çalış.” diye rica etti. Çünkü ben devlet memuru

değildim, Tercüman gazetesi spor servisinde istihbarat şefi, reklam ve

halkla ilişkiler müdürlüğü görevlerini yürütüyordum. Artık Show TV’den

boks maçları anlatmaya başlamıştım. Bütün dünya maçlarını yayınlıyorduk.

O zaman Show TV’nin sahibi Erol Aksoy’du. Her hafta Paris’e giderek

bir boks maçı anlatıyordum. O dönemler özel televizyonların

Türkiye’den bu yayınları anlatması yasaktı. Hepsinin yurt dışında temsilciliği

vardı ve uydu üzerinden anlatılıyordu. 1993 yılında TRT’ye genel

müdür olarak atanan Prof. Dr. Tayfun Akgüner, “Ben Orhan Ayhan hastasıyım.”

demiş ve beni yeniden TRT’ye danışman olarak almıştı. O zamandan

beri de sürekli maçlar, programlar derken devam ettik. 1994 yılında “Orhan

Ayhan’la Yorum” programına başladık. O bazen çıkartır, bazen alınır.

Çünkü Sayın Cumhurbaşkanı’mız da o programı çok sever. Dolayısıyla

uzun ömürlü bir programdır ve sayısı bini geçmiştir. 27 Temmuz

1994 yılında başladı ve şu anda da her hafta perşembe

günleri saat 13.30’da yayınlanıyor.

Spikerlikte geçen 56 yıl bir ömür neredeyse…

“Mikrofonlarımız Trabzon’da, Avni Aker’de” sesiniz

hâlâ kulaklarda… Trabzon’a ve Trabzonspor’da aklınıza ilk ne geliyor? Neler söyleyeceksiniz?

Trabzonspor’un maçlarını anlatan ilk kişi

olarak Trabzon deyince aklıma önce Faroz

çocukları geliyor. O yenilmez armada, olağanüstü

6 kez üst üste şampiyon olan takım

bir mahallenin takımı. Bir semtten 11 kişi

çıksın ve olağanüstü başarılara imza

atsın. Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray’ı

devirsin, 6 yıl üst üste yapmadığını

bırakmasın… Şenol, Cemil, Hüseyin, Ali

Kemal, Kadir… Orada kim ter dökmüşse

hepsiyle son derece yakın ilişkilerimiz

vardı, hepsiyle canciğer kardeşliklerimiz

vardı. Geçtiğimiz yıl İstanbul Beylikdüzü

Belediyesinin bir organizasyonunda “Avni

Aker Belgeseli”nin galasında bir sunum

yaptım. Hepsi sırayla gözümüzün önünden yeniden

geçti. Olağanüstü bir takımdı…

 

O takım size heyecan veriyor muydu?

Avni Aker Anıları

70

Vermez olur mu? Ben Vefalıyım, az ezmediler bizi! Hele Fenerbahçe…

Hep hakem oyunlarıyla Vefa’yı devamlı ezdiler. Dolayısıyla ben o

zaman gayet tabii Trabzonsporlu oldum. Çünkü üç büyüklere karşı benim

hıncımı alıyordu. Bomba gibi bir takım… Trabzonspor şimdi çok zor bir

devirde… O zaman Trabzonspor kendi mayasıyla ekmeğini pişirirdi, şimdi

o da GDO’lu oldu. Bu sadece Trabzonspor için değil, Türk futbolunun

diğer takımları için de geçerli. Son yıllarda altyapıdan çıkan iki yıldız

adayı Yusuf ile Abdülkadir yine Trabzon’dan çıktı, başka yerden çıkmıyor.

Bu yüzden sabırlı olmak lazım. Altınordu’yu örnek almak gerekiyor.

Çünkü onlar kendi pişirdiklerini yiyorlar. Bunu taraftara da anlatmak ve

destek istemek gerekiyor. Karadeniz’deki sporcuların bir avantajı var. Biz

ülke olarak buğdayla beslenen bir ülkeyiz. Karadeniz proteini bedava yiyor

neredeyse! Gıdası, tereyağı, eti, balığı, mısır ekmeği sağlam. Protein yüklemesi

zaten hazır. Bir de yaradılıştan hırs var, azim var.

Trabzonspor’un Avni Aker’de çok maçını anlattınız, o dönemi anlatır

mısınız?

Avni Aker’de müthiş bir taraftar topluluğu vardı. Kadınların maça ilgisi

bir hayli fazlaydı. Hattâ kadınlar en önde otururlardı. Hiç unutmam,

bazı maçlarda en önde biraz kilolu bir kadın oturuyor ve elindeki şekerleri

etrafa atıyordu. Öyle taraftarlar Eskişehir’de de vardı. Sadece Trabzon

değil; Samsun, Ordu, Giresun da dâhil ilk canlı yayınlarını ben yaptım.

Bunlar unutulacak gibi değil, öyle anılar, gençlik anıları. Yaşımız henüz

24, 25, 26… Trabzonspor’da Ahmet Suat Özyazıcı, Özkan Sümer unutmadığımız

dostlarımız. Eskiden her hafta ikişer maç oynanırdı. Ben de bunu

bir Karadeniz turuna çevirirdim. Trabzon’dan başlar Samsun’da bitirirdim.

O kadar enteresan ki Karadeniz’de gittiğim her yerde bir aile gibi olurduk.

Trabzon’da sadece Trabzonspor değil, bir de Cemal Kamacı vardı.

Trabzon’da on çocuklu bir ailenin oğlu. Boks sporunu Ankara ve İstanbul’da sürdürdü. Ve ben onun profesyonelliğinden itibaren elinden tuttuğum

için de bana her zaman “Orhan abi” der. Sabahları Kabataş’ta beni

evden alır, Kilyos, Belgrat Ormanları’nda birlikte koşarız. Bütün maçlarını

ben anlattım. Ali Sami Yen’de 1972 yılında şampiyonluk maçını radyoda

anlattım. Akşam karanlıkta 41 bin seyirci vardı. Tercüman gazetesi olarak

Karadeniz turuna gittik. Uçak Trabzon Havalimanı’na indiğinde neredeyse

uçağın altına kadar kalabalık insan topluluğu vardı. Bize orada, “Siyasiler

bile bu kadar kalabalık tarafından karşılanmıyor.” dediler. Giresun, Ordu,

Samsun derken inanılmaz bir karşılama, kalabalık vardı. Ve maç da yok,

sadece bir karşılama. Sadece Cemal Kamacı, rahmetli İslam Çupi ve ben

tribünlerin önünden koşuyoruz. Bunları unutamam…

 

Hocam, teknoloji çağındayız ve baş döndürücü bir hızla neredeyse her

yeni gün yeni teknolojik ürünler çıkıyor. Peki, radyo mu televizyon

mu?

 

Radyo göz ağrısı, televizyon bir şey değil. Radyo bir olaydır, radyo bir

sanattır, radyo bir edebiyat ve kültür dersidir. Radyo bir üniversite dersidir,

tabii yapabilirseniz. Televizyon ise Ahmet, Hasan, Mehmet… Herkes zaten

görüyor. Herkes o maçları anlatan bizler kadar biliyor. Hattâ hastalığı bizden

fazla biliyor. Mesela kim? 9-10 yaşındaki çocuklar bizden fazla biliyorlar.

Şimdi öyle bir global dünya ki… Ancak radyoda kültür lazım,

radyoda edebiyat lazım, radyoda genel kültür lazım, her şey lazım. Ben

bunları veriyordum. Ben radyoda anlattığım boks maçlarıyla akıldayım.

Radyoda anlattığım maçlarla herkesin beyninin içindeydim. Ben hiçbir

zaman sadece maç anlatmadım. Anlattığım maçların arasına devamlı bilgiler

aktardım, anekdotlar, tarih bilgileri, şu şöyle olmuş, bu böyle… Dinleyiciyi

uyandırdım. Dinleyici 1,5-2 dakika sonra dağılır. Ama değişik şeylere

girersen tutarsın. Mesela 1999 yılında Galatasaray, Athletich Bilbao ile oynuyor.

Durum 1-1… Galatasaray kazanırsa Avrupa Şampiyonası’nda tur atlayacak.

Son 20 saniye. Hagi topa bir uzandı kaptı, önümden başladı E-5

tarafındaki kaleye doğru kaymaya, ben de nefes nefese anlatıyorum. Kaydı

kaydı, köşeden topu 90’a bir takmaz mı? Türkiye’de yer yerinden oynadı.

Ben de bütün heyecanımı verdikten ve bomba gibi anlatıp Galatasaray’ın

tur atladığını ekledikten sonra, “Şimdi size önemli bir uyarım var: Ne olur

benim dediğimi yapın ve ayaklarınızı gazdan çekin! Çünkü biliyorum ki bir

büyük tatilin son günü. Türkiye’nin her yerinden evlerinize dönüyorsunuz.

Aman ayaklarınızı gazdan çekin!” dedim. İşte böyle tarihe geçersiniz…

Sonra golü yeniden anlatmaya başladım.

En çok duygulandığınız ya da unutamadığınız maç elbette çok

fazladır… Bunlardan aklınızda kalan var mı?

O kadar çok maç anlattım ki… Şu daha iyi ya da şu var diyemem. 10

binden fazla maç anlattım. Futbol, boks, kick-boks… Mesela Hagi’nin bu

golünden çok etkilenmişim ki onu anlatıyorum.

 

Boks denince akla Muhammed Ali geliyor ve siz kendisiyle tanışma

şansına sahip oldunuz. Bu nasıl oldu?

 

Muhammed Ali, 2016 yılında hayata gözlerini yumduğunda o kadar

çok duyguyu aynı anda yaşadım ki anlatılamaz belki… Sayın Cumhurbaşkanı’mız

bir telefonla beni Ankara’ya çağırdı, uçağa atladığım gibi cenazeye

gittik. Cenazenin başındayım, öyle enteresan duygular içindeyim ki

gözümden yaş gelmiyor, içime akıyor. 46 yıl öncesi, 8 Mart 1971 yılı… 46

yıl önce maçını anlatmışım… Şimdi cenazesinin önündeyim… Benim kahramanım…

Adam Lewis Well’de antrenmanlarını yapmış, orada başlamış.

İlk 10 maçını orada üst üste kazanmış. Ben de bunların büyük bir bölümünü

anlatmışım ve adamın cenazesindeyim.

1976 yılında Frankfurt’ta onu odasında maçtan önce ziyaret ettim.

Aradan üç ay geçtikten sonra İstanbul’a geldi. Sheraton Otel’deki odasına

beni asansörle çıkardılar. Nasıl girdim odasına? O günkü organizasyonu

yapan kişi bana hayrandı. Ona, “Ne ringin yanına gidebiliyorum ne başka

bir şey yapabiliyorum, nasıl gazetecilik yapacağım.” diye sitem ettim. “Ben

sana bir kokart takayım, Muhammed Ali’nin soyunma odasına gir.” dedi.

“Nasıl?” diye sordum. “Evet, ben patronum.” dedi. Meğer maçı o organize

etmiş. Kokartı taktı bana ve ben doğru Muhammed Ali’nin odasına. Şaşırdı

kaldı tabii… “Haklısın ama kızma bana… Boksta çok büyük iş yaptın. Türkiye’nin

yarısı erkek, yarısı kadındır. Kadınlar bokstan nefret eder. Sen bu

işi kadınların lehine çevirdin, kadınları da boks hastası yaptın. Senin bütün

maçlarından önce hepsi sabah saat 4’lerde kalkıp kahvaltı hazırlıyor, çoluk

çocuklarıyla sana dua ediyorlar.” dedim. Ve eminim ki rahmetli Necmettin

Erbakan onu Türkiye’ye davet etmişti. Yüzde 90 sanıyorum ki benim de

onunla tanışmamda bunun rolü var.

Sayın Ayhan teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

Yorumlar

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

İlginizi çekebilir

Çaykur Rizespor’da 6 eksik

Çaykur Rizespor’da 6 eksik

bodrum escort izmir escort kuşadası escort